18 Temmuz 2014 Cuma

Sukur Kurbanı Hakkinda Bilgi

Şükür kurbanını tanımlamadan evvel, “kurban” kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Kurban sözlük anlamıyla Allah’a yaklaşmaya vesile olan şey anlamına gelir. Dini bir terim olarak ise, belli şartlar taşıyan hayvanları, Kurban Bayramı günlerinde, ibadet amacıyla, Allah rızası için, usulüne uygun kesmektir.

Demek ki, her ibadette olduğu gibi, Kurban ibadetinde de Allah rızası ilk şartlardan bir tanesidir. Bunun dışında Kurban’ın belli bir yaşa gelmiş olması, Kurban Bayramı’nda kesilmesi gibi şartları vardır. Vaktim, imkânı olan herkes kurban kesmelidir.

Kurban’ın, adak kurbanı, şükür kurbanı, akika kurbanı gibi çeşitleri vardır. Daha evvel farklı yazılarımızda bu Kurban çeşitlerini teker teker anlatmıştık. Bu yazımızda da ” şükür kurbanı ” üzerinde duracağız.

Bir kere adından da anlaşılabileceğin gibi, şükür kurbanı; kişinin arzu ettiği zaman keseceği bir kurbandır. Arzu ettiği bir amaca ulaştıktan sonra “şükretmek” maksadıyla bu kurbanı kesebileceği gibi, herhangi bir şeye ulaşmadan da “Allah rızası için“, içinden geldiği için bu kurbanı kesebilir. Burada dikkat etmemiz gereken  nokta şudur ki, bu kurban, adak kurbanı ile karıştırılmamalıdır. Arada şöyle bir fark vardır: Adak kurbanı ulaşmak istediğimiz, elde etmek istediğimiz şey daha bizim olmadan, “o işin olması koşuluyla” Allah’a vaad ettiğimiz kurbandır. Şükür kurbanı ise, hiçbir vaadimiz olmadan, bir şey elde ettikten sonra kestiğimiz kurbandır.

Yine, bu kurbanın bir diğer anlamı da, kıran haccı ve temettü haccı yapan hacı adaylarının, aynı mevsimde hac ve umreyi birlikte yerine getirdikleri için kestikleri kurbana da şükür kurbanı denir.

11 Temmuz 2014 Cuma

Kurban Kavram Haritalari

Sözlükte, yaklaşmak, yakınlık peyda etmek anlamına gelen kurban, dinî terim olarak, ibadet niyetiyle kurban kesme günlerinde, kurban için belirlenmiş bir hayvanı Allah rızası için kesmektir. İslam’ın mali ibadetlerinden olan kurban, İmam Ebû Hanife’ye göre vacip, İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel ve Hanefilerden İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e göre sünnet-i müekkededir.
Ergenlik çağına giren, zengin, mukîm (yolcu olmayan) her erkek ve kadın Müslüman, kurban kesmekle yükümlüdür. Buradaki zenginlikten maksat; kişinin temel ihtiyaçlarından başka 80.18 gr. altın yahut bunun kıymetinde mal veya paraya sahip olmasıdır. Zekattaki zenginlik ölçüsü ile kurbandaki zenginlik ölçüsü aynı olmakla beraber, zekatta olduğu gibi, malın artıcı olması şart olmadığı gibi, üzerinden bir yıl geçmiş olması da gerekmez. Kurban kesme günlerinde yukarıda zikredilen zenginlik ölçüsüne ulaşan kimse, kurban kesmekle yükümlü olur. İslam dinine göre, ailede “'mal ayrılığı”' prensibi vardır. Bu bakımdan, aile içinde kimler dinen zengin sayılırsa, sadece onlar kurban kesmekle yükümlü olurlar.













5 Temmuz 2014 Cumartesi

Kurban Kıssalari



Büyük zatlardan birinin âdeti, bir koyunun değerini fakirlere sadaka vermekti.


-Madem ki, kurban bana vâcib değil, niçin bir hayvanın canına kıyayım, derdi. Rüyada, kıyameti gördü. İnsanlar bineklerine binmiş, melekler onları Cennete götürüyor, kendisi ise yaya olarak gidiyordu. Sebebini sordu.''Bu binekler, dünyada kesilen kurbanlardır'' dediler.


-Ben de kurban değerini sadaka verirdim, dedi.''Sen bilmez misin ki, kıymetini vermekle, kurban kesmek bir değildir


............................................................................



Onun bu eşsiz ihlâsından olacak ki, çevresine daima ilmiyle âmil din âlimleri toplanmış, herhangi bir yanlış hareket ve icraatında onu ikaz edip doğruya yöneltmişlerdir. Nitekim bir bayram günü tesbitinde bunun canlı bir misâlini görmekteyiz.     Hilâli görme söylentisinin yaygınlığına bakarak Melikşah, yarınki günün bayram olduğunu ilân etmiş, ancak âlimler, bayramın girdiğini bildiren hilâlin söylenti ile tesbit edilemeyip bizzat iki şahidin şehâdetiyle sabit olacağını ifade ile, yarının bayram olmayıp oruca devam günü olacağını verdikleri fetva ile açıklamışlardı. 


Böylece fetvaya imzasını atan büyük âlim Cüveyni, mesuliyeti üzerine alarak mes'eleyi müdafaa etmişti.  Halk ise, Sultan'dan mukabil bir açıklama gelmediğinden, fetva gereğince hareket ederek ertesi günü de oruç tutmuş. bayramı ondan sonra yapmıştı.    


Bayram ziyaretinde Melikşah, münasip bir lisanla bu fetvanın devlet işlerine karışmak mânasına geldiğini, İmamü'1-Haremeyn Cüveyni'ye hatırlattı.     İmam ise şu karşılığı verdi:     "Sultanım, devlet işlerine karışmak aklımızdan geçmez. Hem devlet emirlerine itaat bizim üzerimize vaciptir. Ancak oruç bir devlet işi değil, bir din işidir. Orucun ne zaman başlayıp ne zaman biteceğini, din adamı bilir, devlet adamı değil. Bu sebeple biz devlet işine karışmadık, siz din işine karışmış oldunuz."    


Melikşâh, bu sözlere zerre kadar kızmadığı gibi, hiçbir itirazda da bulunmamış, bilâkis ondan sonra din işlerine ait hükümleri din adamlarına havale etmekte titizlik göstermiştir.


.................................................................................................



Ankara'nın Çubuk kazasına bağlı Solfasol (Zülfazıl) köyünde 1352'de (H. 753) dünyaya gelen Numan, babası Ahmed Koyunculu'nun gayret ve çabalamasıyla ilk tahsilini civarda bitirdikten sonra. Bursa'ya gitmeye muvaffak olmuştur.    


Bursa, o günün tam mânâsıyla bir ilim ve irfan merkezidir. Nitekim ilk Şeyhülislâm Molla Fenâri, Yıldırım'ın Ulu Cami başimamı Süleyman Çelebi, tasavvuf büyüğü Emir Sultan ve fırın işletip ekmek sattığı için kendisine Somuncubaba denen Şeyh Cemalüddin-i Aksarayi gibi zâtlar hep Bursa'dalar. Çevrelerine mânâ ışıklan serpip, ilim, irfan nûru yaymaktalar.     Buradaki tahsil devresinde emsallerinden çok üstün bir muvaffakiyet gösteren Molla Numan, medrese ilimlerini bütünüyle hem de iyi derecede ikmal edince, onu Ankara'da Melike Hatun'un yaptırdığı Kara Medrese'ye müderris tayin ederler.    


Ankara medresesinin başmüderrisi olan Numan, bu sırada halkın derin saygı ve hürmetini kazanır. Ama o yine de huzur bulmaz, bu şan ve şöhretin aldatıcı şeyler olduğunu düşünerek mânevi eksikliklerinin bulunduğunu düşünmekten geri kalmaz.     Böyle mânevi muhasebe içinde kıvrandığı günlerden birinde kendisine tanımadığı biri gelir, uzattığı bir mektubu okumasını rica eder.    


Mektup, Kayseri'de bulunan mânâ büyüğü Cemalüddin-i Aksarayi'den gelmekte, kendisini Kayseri'ye dâvet etmektedir. Şeyhin değerli talebesi Şücaaddin ile birlikte yola çıkan Müderris Numan, bir Kurban Bayramı gününde Kayseri'ye varıp. Şeyhin huzuruna girer. Bundan çok memnun olan Şeyh, ayağa kalkar:     "Bilmem bu iki bayramın hangisiyle sevineyim" der. Müderris Numan'ın gelişini de ayrı bir bayram telâkki eder.    


İşte bundan sonradır ki, Numan ismi bırakılır, Bayram ismi söylenmeye başlanır.     Buradaki ikameti müddetince Şeyh Cemalüddin-i Aksarayi'den mânevi feyizler alıp ihlâslı irşadlarını iyice benimseyen Bayram, Şeyhiyle birlikte hac yolculuğuna da çıkar. İlk önce Şam'a, daha sonra da Mekke'ye varırlar. Geçtikleri yerlerin ilim ehli. irfan sahibi zâtlarını görüp ziyaretlerinde bulunurlar. Hac'dan sonra tekrar Ankara'ya dönen müderrisimiz, artık "Hoca Numan" değil, "Hacı Bayram"dır. Şeyhinin iltifatıyla Bayram ismini almış, gittikleri hac münasebetiyle de Hacı sıfatına lâyık olmuştur.     Hacı Bayram, artık doğduğu Solfasol köyüne yerleşir, iktisab ettiği tasavvuf ilmiyle çevrede İslâmi hizmete başlar...